Yazı Boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Salihpaşaoğulları Tarihi gelişimi
27 Aralık 2010 Pazartesi Saat 11:45
Emekli Milli Eğitim Müfettişi Ali Yıldırım’ın hazırladığı Tarihi süreç içinde Holaysa-2 yazısını sizlerle paylaşıyoruz.

1486 VE 1681 YILLARI ARASINDA HOLAYSANIN DURUMUNU İNCELEYELİM

Çaykara tarihi ile ilgili yazılan bazı yazılarda Holaysa köyünde;1486 yılında bir, 1515 yılında üç,1553 yılında hiç, 1583 yılında beş, 1681 yılında toplam 38 hanenin tümünün Müslüman olduğu ifade edilmektedir. Bu çizelgelerde bazı yanlışlıklar görülmektedir. Aşağıda çıkarılmış bulunan 1486 yılına ait tabloda bir Müslüman hane gösterilmektedir. Ancak tablonun açıklamasında dört köyde dört Müslüman hane var dendiği halde tabloda görünmüyor olması önemlidir. 1515 yılında üç Müslüman hane görüldüğü halde diğer üç köyde altmış yedi hane Müslüman olarak görülmesi çok şaşırtıcıdır. Yine 1553 yılına ait tabloda hiç Müslüman hane görülmüyor. Bu da çok önemli bir durumdur. Çünkü “Erbab-ı tımar” olan Holaysa’da Müslüman olmaması burada tımarın da olmaması sonucunu doğurur ki bu mümkün değildir. Çünkü tımar sahipleri tımarın olduğu yerde ikamet etmek zorunda oldukları gibi tartışmasız Müslüman olmaları gerekirdi. Holaysa’nın 1583 yılına ait tabloda doksan yedi hane olduğu halde 1681yılında otuz sekiz haneye düşerek büyük göç yaşadığı ifade edilmektedir.  Fakat Zeleka, Kadohor, hatta Fotinos köylerinin nüfusu Holaysa’nın hane sayısına dahildi. 1581yılına ait tabloda yeni birer köy olarak ortaya çıktığına göre nüfusları Holaysa nüfusundan çıkarılarak açıklanması gerekir. Ayrıca; 1681 yılında Hopşera Köyünde 40 Mücered nüfus yazılmaktadır. Mücered , “Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr” demek olduğuna göre evli olup hane ve vergi sahibi olanlar görünmemektedir. Bu çelişkiler tablolardaki bilgileri tartışmalı hale getirmektedir.

Elbette ki 1461 den 1700 yıllara kadar bölgede birçok karışıklık ve kavgalar yaşanmıştır. Bu nedenle sürgünlerin olduğu tarihi kaynaklarda yazılmaktadır. Gürcistan tarafına yapılan bu sürgünlerin daha sonraki yıllarda geri döndürülmüş veya yerlerine başka ailelerin yerleştirilmiş olabileceği katindeyim.

Yine Çaykara tarihi konusunda yazılanlardan edindiğimiz bilgilere göre 1700’lerde Of ve köylerinde yaşayan tüm halkın Müslüman olduğu ve hiç gayrimüslim kalmadığı yönündeydi. Oysa yaptığım araştırmalarda Osmanlı’nın 1915 yılında yaptığı son nüfus sayımı sonuçlarını Başbakanlık Osmanlı arşivinden inceledim.  Sayımda kişiler sayılırken inançlarına göre tasnif yapılmaktaydı. Sayın sonucunda Of kazasının tümünde 1580 hırıstiyanın yaşadığı belgelerle sabittir. Bu durum da çelişki yaratmaktadır.

HOLAYSA TARİHİ İÇERİSİNDE SALİHPAŞAOĞULLARI:

Salihpaşaoğulları Trabzon ve çevresinin İslamlaştırılması ve Türkleştirilmesi kapsamında İstanbul Fındıklı’dan Of’a gönderilmiş Osmanlı askeri yetkilisi Salihpaşa’dan gelmektedirler. Salihpaşa’dan çoğalanlara Salihpaşaoğulları denilmektedir. Osmanlıdan kalan tapularda “Salihpaşaoğulları” ve bizden ayrılan ailelerin nüfus kayıtlarında “Salihpaşoğullarından ayrılma”diye not düşülmüştür.

Salihpaşa Of’ta sıtma hastalığından dolayı kısa bir süre sonra Holaysa’ya gelip yerleşiyor. Askeri yetkili olduğu için Tımar sahibidir. Tımarı köyün büyük bir bölümünü kapsamaktaydı. Şu anda birçok ailenin arazilerini içine alan bir bölgeydi. Köyün merkezinde olan yer ile Kamil Özçelik’in yanından başlayarak yukarı doğru Karacaların üzerinden Asimatoya kadar ve diğer taraftan Yornali’nin büyük bir kısmını da içine alıp köyün yukarı kısmına doğru çıkan araziye (tımara) sahipti. İlk başlangıçta bu kadar tarla yoktu. Zamanla yer açarak daha fazla tarlaya ve çayıra sahip olarak tımarını büyütmüşlerdir. Tımarının gelirine göre belli sayıda ve her türlü teçhizatları, atları ile birlikte muharip süvari olarak savaşa katılmak zorundaydılar. Ayrıca Osmanlı ordusuna Türkmen atı yetiştirirlerdi.  Çok kalabalık hayvan sürüleri vardı. Sürülerini kışın Of’a götürüp orada kışlarlardı.

Holaysa’ya gelmeden önce de ayni görevi yapmaktaydı. Askeri yetkili olduğu için bölgenin asayişinden ve vergi toplamaktan da sorumluydu. Böyle bir sorumluluğun verileceği kişi gittiği yerin İslamlaşmasında ve Türkleşmesinde doğrudan söz sahibiydi. Bu özelliğin geleneğinde devlete sadakat, asker yetiştirmekte usta Türklük ile İslamlık konusunda sağlam ve Türkçeyi çok iyi kullanan Türk kökenli olması gerekirdi.  Kökeninde askerlikle ilgili bir geçmişe sahip olmayanlara Osmanlı’da bu anlamda önemli sorumluluk verilmezdi.

Tımarın gelirine göre belli sayıda cebeli(süvari askeri) beslediği gibi bunun yanında Osmanlı ordusuna at ve hayvan belemekteydi.  Büyükbaş hayvanlar ve özellikle atlar sulu çayırlarda yetişen iri otlarla beslendikleri için Salihpaşoğulları köyün sularına ve buna bağlı olarak sulu çayırlara hakimiyeti vardı. Şöyle ki ; Hanca Mahallesindeki okuldan başlayarak dereyi takiben Baçiha yaylasının ekşanto dediğimiz yer hariç olmak üzere büyük bir bölümünü içine alan sulu çayırlar , Hovoz dediğimiz mevkide iki derenin kesiştiği yerin sağ ve solunda bulunan sulu çayırlar ile Ancumah dediğimiz yayla Salihpaşaya aitti. Burası da karagüze kadar yeşil kalan ve sulu çayırların olduğu suyu bol bir yerdir. Hatta kışın yapraklarını dökmeyen ve hayvanların yapraklarını rahatlıkla yedikleri karayemiş ormanları ile kaplıdır. Özellikle karayemiş yaprakları büyükbaş hayvanların kışın yeşil ot ihtiyacını karşılamakta çok önemliydi.

Şu konular köy tarihi açısından önemlidir. Söyle ki;

1-Çilav dediğimiz yerden getirilen ve Salihpaşaoğullarının(Altunbaşların)çayırlarını suladıktan sonra oradan Baciha deresine katılarak değirmenlerin suyunu güçlendirmek için yapılan ark;

2- Çişonoto’dan  Asimato’ya akıtılan su. Bu su Atların ve hayvanların sulanması için Salihpaşaoğuları tarafından 1500 yıllarında getirtilmiştir. Getiriliş tarihi Fotinos’un Köy olmasından çok öncedir. Çünkü o tarihte Fotinos köy olsaydı bu suyun Holaysa’ya akıtılması olanaksız olabilirdi. Daha sonraki yıllarda itiraz yapmışlar ise de  itirazlarında haklı kalamamışlardır. Çünkü köy olmadan önce akıtıldığı için kazanılmış hak oldu.

3- Kurt dağı (LİKORAŞ) bölgesinde bulunan ve Eğridere suyuna kaynaklık eden su arkla EVOŞGA’ya getirilip değirmen çalıştırılmıştır. Değirmenin izlerini bulmak mümkündür. Su değirmenden sonra Hovoz bölgesine akıtılarak dereler kuvvetlendirilmiş ve çayırlar daha iyi sulanmıştır. Bu tarihlerde yaylalar çok şenlik değildir. Bu su Zeleka köy olmadan önce 1500 yıllarında Salihpaşoğulları tarafından kullanılmıştır.

4-Salihpaşaoğullarından ana ailesi Yerikaların köydeki arazilerinde üç tane su kaynağı bulunmaktadır. Bu durum Türklerin suların başlarında konuşlanması özelliğini ve köye giden Türkler arasında en eskilerden olduğunu göstermektedir. Aksi halde köye sonradan gidilmiş olsa bu suların olduğu yerler boş kalmaz ve Salihpaşalar buralara yerleşemezdi.

5-Köy merkez camisinin üst duvarına bitişik mezarlar Salihpaşaoğullarından olan Mamuçlara aittir. Cami arsasını da içine alan ve yollarla çevrili arazi bu ailenin olup zaman içerisinde başka ailelere satılmıştır. Diğer bir ifadeyle; Cami Salihpaşaoğullarının arazisi içinde yapılması ve köyün ilk Camisi olması köy tarihi açısından önemlidir.

6-Köyün en eski değirmeni olan ”Yornali” daki değirmen Salihpaşaoğularına ait değirmendir. Değirmeni Mamuçlar çalıştırdığı için evlerinde her zaman un bulunurdu. Bundan dolayı evde ekmeği az bulanlara “Fazlasını istersen Mamuça gideceksin” sözü söylenirdi.

Yukarıda ifade edilen ve özellikle ilk üç maddede konu edilen üç su projesinin yapılması ve kullanılması sıradan bir olay değildir. Osmanlı askeri kuvvetinin ana gücünü; hızlı at süren, savaş tekniklerini çok iyi bilen gözü pek süvari askerleri oluşturmaktaydı.  İşte Salihpaşaoğulları bu askeri grup içerisinde yer almıştır. Bunun yanında Osmanlı ordusuna Türkmen atı yetiştirdikleri için bu su ve arazileri kullanıyorlardı. Gelire göre bulundurulması gereken askerleri kendi çocuklarından temin edemedikleri zaman arazide çalıştırdıkları insanlar savaşa katılmak zorundaydı. Bu nedenle tımarına yerleştirdiği ailelerin gençlerini de savaşa hazırlamak zorundaydı.

Köyün en eski değirmeni olan ”Yornali” daki değirmen Salihpaşaoğularına ait değirmendir. Değirmeni Mamuçlar çalıştırdığı için evlerinde her zaman un bulunurdu. Bundan dolayı evde ekmeği az bulanlara “Fazlasını istersen “Mamuça gideceksin” sözü söylenirdi.

Ayrıca HASABURLAR Yornali mescidine yakın bir yerde köy fırını çalıştırırlardı. Bütün köyün ekmeği burada pişirilirdi. O tarihlerde evlerde pileki ve kuzine soba olmadığı için ekmekler haftalık veya daha uzun süreler için pişirilirdi. Bunu da Hasaburlar yapardı. Bunlar köy tarihi için önemlidir. Hala Anadolu’nun büyük bir bölümünde olmak üzere Yörük ve Türkmen köylerinde ekmek bu şekilde pişirilir. Bu da köyde Türkmen ve Yörük geleneğinin baskın olduğunu gösterir. Zaten Pontus’ta bu tür alışkanlık ile yayla ve hayvancılık kültürü yaygın değildir.

Mustafa Salihpaşaoğlu’nun evinin üstünde Salihpaşoğullarına ait eski bir mezarlık vardır. Bu mezarlık 1929 yılında yaşanan selde kayarak büyük bir kısmı yok olmuştur. 1929 yılına kadar kullanılan mezarlıkta hala çok eski yıllara ait mezarlar vardır. Tımar sahibi olduğu için arazisini istediği gibi kullanma hakkına sahip olduklarından mezarlıklarını kendi arazilerine yapmışlardır.  Köyde şu anda her hanenin arazisinde bulunan mezarlıklar 1830 yılından sonradır. Çünkü o yıllarda tımar sistemi kaldırılmış ve her haneye arazi kullanma tapusu verilmiştir. Böylece herkes kendi arazisinde mezarını kurmuştur. Bu konu köy tarihine önemli ışık tutmaktadır.

SALİHPAŞAOĞULLARINI MEYDANA GETİREN AİLELER :

Salihpaşaoğulların en büyük evlattan gelen ailesi YERİKALARDIR.  YERİKAN ifadesi “YÖRÜKAN” demektir. Osmanlı kayıtlarında bir yere topluca yerleştirilen Yörükler için “Türkmen”, “Türkmen Yörükanı”, “Yörükan “ şeklinde ifadeler kullanmaktaydı. Parçalanmış bir şekilde bir yere yerleştirilen Yörük veya Türkmenler için “Yörükan Taifesinden” diye yazılmaktadır.  Yerel olarak da birine bir şeyi başka yere götürmesi için “Habuni al getir oraya” şeklinde söyleriz. Götür kelimesi “getir” diye söylenir. Bu şekilde Yörükan kelimesindeki “ö” “e”olur, “ü” de “i” olur. Böylece Yörükan “Yerikan” olarak söylenir.  Salihpaşaoğullarını oluşturan aileler şunlardır;

1-Yerikalar(Yıldırım ve Salihpaşaoğulları)

2-Mamuçlar (Sinan, sinanoğlu, Kılıç, Kıran)

3-Karamollaoğulları (Altunbaş’lar),

4-Hasaburlar (Yıldırım, Temel, Çiçek, Koç), Bu aile Bayburt Darıca’da ikamet etmektedir.

5-Kaplalar (Yıldırım, Salihpaşaoğlu)

At ve hayvanlarını beslemekte sıkıntı çeken Salihpaşaoğullarından “HASABUR”lar  1750 yıllardan sonra Bayburt’a gitmişlerdir. Gidiş sebepleri arasında; araziye başka ailelerin gelmesi, kendi nüfuslarının artmasından arazinin geçime cevap vermede yetersiz kalması, Holaysa ile diğer köyler arasında meydana gelen su ve arazi kavgalara önderlik yapmaları Bayburt’a gönderilmelerine sebep olmuştur. 1750 yılından sonra “BOZO İBRAHİM” adında akrabamız önderliğinde Bayburt’un Darıca(DANZUT) köyüne göç ettikleri bilinmektedir.  Şu anda yüz(100)hane civarında nüfusa sahiptirler. Hasaburların boşalttığı arazilere Baltacılar bir kısmı miras olmak üzere yerleşmişlerdir. Baltacılar ilk olarak Gorgoras’ın vemet mahallesine yerleşmişlerdi.  Bilmediğim bir sebepten dolayı komşuları tarafından kıyıma uğramaktaydılar. İki gençleri kalmıştı. Bu gençler pusuya düşürülecekleri ihbarını alırlar.  Karşı pusu kurarak canlarını kurtararak oradan uzaklaşır ve Salihpaşaoğullarına sığınırlar. Bunun sebebi bölgenin asayışını Salihpaşaoğullarının sağlamasıdır. Bu arada kardeşler Hasaburların bir kızı ile evlenir.  Bu kızın erkek kardeşi olmadığı için miras alır. Bu arada Hasaburlar da Bayburt’a gittiklerinden boşalttıkları arazileri elde ederler.  Ayrıca; Salihpaşaoğlu tımarı üzerinde şu anda birçok ailenin arazisi bulunmaktadır.  Söz konusu araziler zaman içerisinde el değiştirerek ilgili ailelerin kendi mülkleri olmuştur.

SALİHPAŞAOĞULLARININ  KÖKENİ

Salihpaşaoğulları Ahlat’tan başlayarak Erzincan , Konya, Karaman , Trakya ve İstanbul’a gitmişlerdir. Of yöresinin İslamlaştırılması ve Türkleştirme politikası kapsamında İstanbul Fındıklı’dan Of’a gönderilmiştir. Of’a gittikten sonra ailenim adı Salihpaşaoğulları olarak kayıt altına alınmıştır.  Daha sonraki yıllarda Salihpaşalardan ayrılıp başka adla haneler kuranlar geçmişlerini hatırlatan isimler almışlardır. Bu nedenle Hasabır, Karamollaoğlu ve Yerika isimlerini araştırdım.

Yerikan kelimesinin söyleniş biçimi ve kayıtlardaki anlamının “Yörükan” olduğu anlaşılmıştır. Karamollauşağı ve Mollauşağı yer adlarına Aksaray, Şereflikoçhisar, Konya, Elazığ bölgelerinde rastladım. Bunların hepsinin Kayı boyundan Türkmen ve Yörük köyleri olduğunu gördüm. HASABUR olarak araştırdığımda, Elazığ’da bir ve Konya’nın Ilgın kazasında bir olmak üzere iki köyün “Hasabur” adında olduğunu gördüm. Bu köylerin de öz be öz OĞUZ Türklerinin KAYI boyundan oldukları kesin olarak ortaya çıkmıştır.

Bu konuda Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı Sayın Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU ile görüşerek konuyu araştırdım.  HALAÇOĞLU’nun kayıt altına aldığına göre KAYI boyunun Karakeçili oymağının ATÇEKENLER Türkmenlerinin ŞAHTİGİN Cemaatinden olduğumuz ortaya çıktı.

Bu konudaki üç belde aşağıya çıkarılmıştır.

“Sayın Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı Prof.Dr.Yusuf HALAÇOĞLU’NUN Hasabur’larla ilgili gönderdiği kayıt belgesi şöyledir.”

Belge-1
“- CEMAAT TAIFE GRUP BOY S H M YURT SANCAK KAYNAK
Şahtigin Cemaati Atçeken Yörükleri Atçeken Kayı T 1 0 Hâsabır k. Konya S.- Ilgın Kaz. BOA, TD, nr. 636, s. 10b, sene Evâhir-i M 1000 (Kasım 1591)

BOA, TD, nr. 636, s. 10b, sene Evâhir-i M 1000 (Kasım
Atçeken Yörükleri 1.911 35.576 5.638 Afyon, Aksaray, Akşehir, Eskişehir, Karaman, Konya, Niğde, Urfa”

“Belge2-

Elazığ’ın Koçharmanı(Hasabur)Köyü: 1085 yılında Oğuz Türklerinin Bozok Koluna mensup Kayı boyunun Karakeçili aşiretine bağlı Türkmenler olduğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki:

“Köyümüzün 1085 yılında konan adı Hasabur'dur.Doğu Roma imparatorluğu döneminde, ulaşım güzergahı üzerinde olduğu için sürekli gözde bir yerleşim merkezi olmuştur.Aynı zamanda ipek yolu güzergahı üzerindedir.Doğu ile Batının geçiş noktası üzerinde bulunduğu için her zaman büyük öneme sahip olmuştur.Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan yöremiz,1085 yılında Türk egemenliğine dahil olmuştur.”

Belge3- Kelkit’in KIZILCA Köy sitesinden alınmıştır.

Elazığ’ın Hasabur köyünden geldikleri ve Oğuzların Kayı Boyunun Karakeçili aşiretinden olduklarını ifade etmektedirler. Şöyle ki;

“Toprağının rengi kızıl olmasından dolayı köyün adı kızılcaköy olarak bilinmektedir.Köyün eski adı "KIZIL" olmakla beraber 70 li yıllarda KIZILCA olarak değiştirilmiştir. Köyün eski geçmişi vardır. müslüman Türklerin yerleşmesi ile "Kızılköy" adını almıştır. Köy Kelkit havzasının en eski köylerindendir.bilinen 400 yıllık Türk geçmişi vardır.Oğuzların Kayı boyundan KARAKEÇİLİLER tarafından kurulmuştur.Musul bölgesinden gelerek yerleşmişlerdir.Bir kolda Elazığ’ın Hasabur köyünü kurmuşlardır.Kelkit’te bilinen 7 adet Karakeçili köyü vardır.” denilmektedir.

Yukarıdaki belgeler kökenimizin Oğuz Türklerinin Kayı Boyunun Yavuz döneminde ATÇEKENLER olarak adlandırılan Türkmenlerinin ŞAHTİGİN Cemaatine mensup olduğumuzu kesin ve tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Atçekenler Osmanlı’ya Türkmen atı yetiştiren bir cemaattir.

Atçaken adının Osmanlı Padişahı Yavuz tarafından verildiği yönünde bir hikaye vardır. Şöyle ki; “Yavuz mısır seferine giderken Karaman’ın Es-b Keşan bölgesinde belli bir süre konaklamak ister. Bu arada Türkmen atlarının ününü duymuştur.  O tarihe kadar kendisinde ve ordusunda Germiyan atları mevcuttu. Şöhretini duyduğu iyi bir atla yarış yapmak ister. Yarışı başlatan Padişah Yavuz Sultan Selim biraz gerisinden koşmakta olan Türkmenin atın gemini kıstığını görür ve atın gemini salmasını ister. Padişahın geçilmemesin ilkesinden dolayı yine atın gemini serbest bırakmaz.  Bu kez Yavuz “kelleni vururum atın gemini sal” diye uyarınca Türkmen atı salıverir. Yarış sonunda Padişaha büyük bir fark atar. Yavuz Türkmen Beyini tebrik eder. Akşam yattıklarında Türkmen Beyi geceleyin atların eğerlerini değiştirir. Sabah olduğunda durumu fark eden Yavuz atının ne olduğunu sorar. Türkmen Beyi Yavuz’a “Bu at size yakışır.”der. Yavuz bu tarihten sonra sizin adınız ATÇEKEN olsun der. Bundan sonra bu aşirete Atçekenler denmiştir. O tarihe kadar Germiyan atları kullanan Osmanlı ordusu bu olaydan sonra TÜRKMEN atları kullanmıştır.

KAYILAR HAKKINDA KISA BİR BİLGİ VERELİM.

“KAYI BOYU VE TÜRK OYMAKLARININ AHLAT'A YERLEŞMESİ

“ Gerek Evliya Çelebi, gerekse Osmanlı müverrihi Ali, Künhül Ahbar'ında Osmanlıların atalarının Türkmen göçleriyle beraber Ahlat'a geldiklerini ve uzun yıllar oymaklarıyla burada kaldıklarını yazar. Fatih'in vezirlerinden Karamani Nişancı Mehmet Paşa'nın tevarihi Ali Osman adlı eserinde Kayıların Ahlat'ta yaşadığına şöyle işaret edilmiştir: "Bazı tarihlerden nakledildiğine göre, Moğolların Bağdat'a vardığı sıralarda Ermeniyye şehirlerinden Ahlat çevresinde deve, koyun, uşak ve hizmetçi sahibi bir kavim vardı. Bunların başında soyu yirmibirinci göbekte Nuh'un oğlu Yafes'in çocuklarından Oğuz Han'a ulaşan Kayık Alp vardı. Hicri 656 (M. 1258) yılında bu da Selçuklularla birlikte kaçmaya razı oldu. Asıl yerlerini ve yurtlarını bırakarak kavim ve boyu ile beraber göçerek Anadolu'da Karacadağ'a varıp yurt edindi." Neşri Mehmet Çelebi'ye göre; "Ali Selçuk'a müntesip Türklerden Gök Alp Han evladından rızıklı bir taife Ermeniyye beldelerinden Ahlat'a nüzul edip 170 yıl Cengiz istilasına kadar orada kaldılar. Hicri 616'da Cengiz istilası vuku bulunca reisleri Süleyman Şah'a uyup batıya göç ettiler." Gerçekten Ahlat'ta uzun yıllar oturan Kayı Boyu, 1230 Yassıçimen Savaşı'nda Alaeddin Keykubat'a yardımda bulunarak savaşı kazanmasını sağlamışlar ve bu yardımlarından dolayı kendilerine Karacadağ bölgesi ıkta edilmiştir. Kayı boyu Ahlat'tan 40.000 kişi olarak ayrılmıştır. Ahlat'a 1205-1206 yıllarında Kuman Türklerinden yerleşmeler olmuştur. Ayrıca Türkmen göçleriyle birlikte Avşar, Kaçar, Yazır, Salur, Kınık, Böğdüz, Çepni, Çavındır, Alayuntlu gibi Türk boy ve oymakları gelip yerleşmişlerdir ki bu Türk boylarına ait damgalar Ahlat'taki taş eserler üzerinde görülmektedir. Ahlat aynı zamanda Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türklerinin önemli ölçüde yerleştikleri bir merkezdir. Faruk Sümer ve M. Halil Yınanç Karakoyunlu ve Akkoyunluların Oğuz Han zamanında Doğu Anadolu'ya geldiklerini yazmaktadır. Nitekim Karakoyunlu Emir Ali'nin kızı Erzen Hatun'un türbesi Ahlat'ta olduğu gibi, Akkoyunlular zamanında da Ahlat önemli br merkez haline gelmiştir ki abidevi ölçülerdeki Bayındır Kümbet ve Mescidi bunu teyit etmektedir.”

Yukarıdaki yazıdan anlaşılacağı üzere Kayılar İlk olarak Ahlat’a oradan Erzincan’a gelmişlerdir. 1230 yılında Harzemşahlar ile Selçuklular arasında yapılan Yassıçimen(Erzincan) savaşında Selçukluların yenilip dağılmakta olduğu bir noktada Harzemşahlar ordusuna saldıraran Kayılar Selçukluların galip gelmesini sağlamışlardır. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat bu yardımlarından dolayı “KARACADAĞ” bölgesini Kayılara ıkta etmiştir. Bu bölge Ankara civarından başlayarak Akşehir’e kadar uzanan ve tuz gölünü çevreleyen büyük alanı ihtiva eder.

Belli bir süre burada kalan Kayı’ların büyük bir kısmı Eskişehir üzerinden Söğüt ve Domaniç Çarşamba yaylasına giderler. Burada Dünyanın en Muhteşem İmparatorluklarından biri olan Osmanlı’nın temelini atarlar. Bir kısım Kayı aile ve cemaatleri Karacadağ bölgesinde kalırlar. Burası tuz gölü çevresidir ve sazlıkların çok olduğu yerler vardır. Bu sazlık ve tarım için elverişli olmayan alanlar at beslemek için çok uygundur. İşte bu bölgede at yetiştirmek için kalan Kayılar ile diğer Türkmen guruplarının ortak adı ATÇEKEN Türkmenleridir.

Yavuz dönemine kadar Osmanlı ordusunda Germiyan atları kullanılmaktaydı. Mısır seferine giderken Türkmen atlarının hızını ve diğer özelliklerini gören Yavuz o andan itibaren Türkmen atlarını kullanmıştır. Memluklular ve Şah İsmail orduları hesaplarını Germiyan atlarına göre yaptıkları için Türkmen atlarının hızı onları şaşırtmış ve yenilmelerine sebep olmuştur. Soyadı kanunundan sonra Salihpaşaoğulları soyadını alamayan büyüklerimiz yetiştirdikleri Türkmen atlarının ve Tımarlı süvarilerin hızına binaen “YILDIRIM” soyadını almışlardır.

Yukarıda Prof.Dr. Yusuf HALACOĞLU’NUN kayıtlarında geçen kayıttaki Şahtigin cemaati adı Sultan ALPARSLAN’IN en cesur, en çok güvendiği ve ordunun sağ tarafının komutanı olup Diyojen’e barış için elçi giden “SAVTEKİN” den gelmektedir. Savtekin zamanla  Şahtigin olarak söylenmeye başlanmış ve onun soyundan gelen insanların oluşturduğu aileye “Şahtigin” cemaati denmiştir.

Tımarlı Sipahiler hakkında yazılan yazıya bir göz atalım.

“Atli olan bu askerî sinif, binicilikte ve kiliç kullanmada son derece maharet sahibi idi. Piyadelerin korunmasi bunlarin sayesinde mümkün oluyordu.Timarli sipahilerin iyi atlari, kiliç, kargi, kalkan ve oklari ile baslarinda migfer, üstlerinde de zirh bulunurdu. Savas esnasinda ordunun sag ve solundaki kanatlari teskil ederek hilal seklini almak suretiyle yandan gelecek saldirilara karsi merkezi muhafaza ediyorlardi. Savasta ölen sipahinin çocuklari devlet tarafindan himaye edilir ve çocuklarindan birine dört bin, ikincisine üç bin akçalik timar baglanirdi.”

Görüldüğü gibi Tımarlı Sipahi olmak kolay bir iş değildi. Son derece zor bir meslek olduğu görülmektedir.

İŞTE; AİLE OLARAK SECEREMİZ BU ŞEKİLDEDİR. İSLAMIN VE TÜRKLÜĞÜN OLDUĞU HER ÇOĞRAFYADA BULUNMUŞ VE KANINI AKITMIŞ BİR SOYDAN GELMEKTEYİZ. .

Şu ana kadar yazdıklarıma ilave olarak şu konuları da eklemek isterim. 1700 yıllardan sonra köyümüze yurdum değişik yerlerinden birçok ailenin köye gelip yerleştiği kesindir. Bu aileler daha önce köyde bulunan ailelere yakın aileler olması ihtimaldir. Çünkü başka yere gitmek için düşünenler imkan olduğu takdirde mutlaka tanıdıklarının yanına yerleşmek isterler. Eğer tanıdıkları yoluyla gelme isteğinde bulunmamışlarsa başka zorunlu sebeplerle gelmişlerdir. Zorunlu sebepler arasında yakın çevresi ile anlaşmazlığa düşenler ile zorunlu iskana tabi tutulanlardır. Çünkü Osmanlı kabahat işleyenleri cezaevine kapatıp hazır yemelerine izin vermiyordu. Onarlı yetkililerin yanına sürgün ederek güçlerinden yararlanan bir cezalandırma sistemi uyguluyordu.

Köyümüzde Tımar sistemi olduğu için Tımar sahiplerinin arazileri mirasçılarına düşmekteydi. Tımarlara çalıştırmak için aldıklarına zaman içerisinde arazilerin kullanım hakkı verildi. Bu hakkın yer aldığı senede “Sipahi senedi” denirdi. Tımar Sistemi 1848 yılında tamamen ortadan kaldırıldı. Tımar sisteminin kalmasından sonra kişiler üzerinde bulundukları ve işledikleri arazilerin kullanım hakkını aldılar. Köyümüzde de böyle olmuştur.

1914 yılında başlayan Seferberliğe kadar(Birinci dünya savaşı) köyümüzden Rusya’ya gurbete gidilirdi. Sanayide ileri olan Ruslar Türkleri maden ocakları ve demir fabrikaları gibi ağır işlerde çalıştırırlardı. 1960 ve 1970 yıllarında Almanya ne idiyse 1914 den önce Rusya aynı şey demekti. Savaş başladıktan sonra Rusya’da kalan çok Osmanlı vatandaşı olmuştur. Holaysa’dan da bu şekilde orada kalanlar olmuş ve kaçarak köye gelmek istemişlerdir. Bu konuda hepsi aynı şansa sahip olamadı. Rusya’da kazanılan paralar 1917 de Sovyet Devrimi olunca Devrim yönetimi tarafından geçersiz ilan edilmiştir. Köyümüzde bu şekilde elinde para kalan çok kişi vardı. Köylülerimizin bazılarında o yıllarından kalma geçersiz paralar bulunabilir

Ruslar 1916 yılında Köyü işgal etmişlerdir. Köye geldiklerinde Asimato’da karargah kurup orada mevziler yapmışlardır. Mevzileri inşa ederken köyde bulunan insanları oralarda zorla çalıştırmışlardır. Komutanı köy merkezinde ev tutmuştur. Yaptıkları mevzilerden ve köyün tepelerine çıkardıkları devriyelerle etrafı ve Sultanmurat yaylasında bulunan Osmanlı ordusunu gözetiyorlardı.

Bu gözetlemeler sırasında meydana gelen bir olay şu şekildedir. O tarihte amcam Mahmut 17 yaşındadır. Henüz askerlik çağına gelmemiş olmasına rağmen güçlü ve gelişkin bir yapıya sahiptir. Köy işgal altında olduğu için köyün erkekleri ve gençleri ve yaylalarda, ormanlarda yaşamaktadırlar.

1915 yılına kadar Karye-i Holaysa ve Holaysa adı ile gelen köyümüz bu tarihte iki muhtarlığa ayrıldı. Savaşlarda ve özellikle Yemen, Doğu cephesinde çok fazla insan şehit veren köy kanuni boşluktan yararlanmak için “başka köyden evli olanlar askere gitmiyordu” Yeşilalan ve Baltacılı köylerine ayrıldı. Yine Holaysa’nın bir mahallesi olan Limni 1927 yılında KAYIRAN KÖYÜ muhtarlığı ile tarihte yerini almıştır. Köyümüzden olan kim olursa olsun nerelisin dediğinizde ilk önce Holaysa’lıyım der. Resmi işlerde Yeşilalan veya Baltacılı Köyü diye ayrım yapar.

Köyümüz Tarih boyunca gurbet, askerlik, geçim derdi, zorunlu gidişlerle Türkiye’nin birçok yerine Holaysa’lı göndermiştir. Bunların bir çoğu gittikleri yerlere yerleşmişlerdir. Maçka, Kırıkkale, Yerköy, Kırşehir, Keskin, Bala, Bigadiç, Bandırma, Burhaniye, Kocaeli, Savaştepe, Muş, Samsun, Bingöl, Adapazarı, Kocaeli, v.s.gibi yerleri gösterebiliriz.

Ayrıca 1965 yılında Holaysa köyünden Van’ın Özalp İlçesine giden bir kısım köylülerimiz Emek Köyünü oluşturmuşlardır. Yine aynı yıllarda Bursa’nın Orhangazi İlçesinin örnek köyünü kuranlar ağırlıklı olarak köylülerimizdir. Köyde şu anda Holaysa kökenli olmayanlar da vardır. Her iki köyün mülk edinilmesi Köyden yetişen bürokratların ve köy akil adamlarının üstün gayretleri ile olmuştur.

Saygılarımla;

Bu haber toplam 12816 defa okundu.
Çok derinliğine yapılmış çalışma
Kahraman Yüce
Sayın Ali Yıldırım Hocamız,

Böylesine kapsamlı bir çalışma yapmanız nedeniyle sizi yürekten kutlarım.
Yazınızı zevkle okudum.

Saygılarımla
Kahraman
06 Ekim 2013 Pazar Saat 17:28
Esenlikler...
Oğuzhan Yıldırım
Merhaba. Ben Bayburt'tan Hasaburoğulları ailesine mensup biriyim. Trabzonda akrabalarımızdan ulaşabileceğim kimse var mı ?
16 Şubat 2011 Çarşamba Saat 03:17
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
ŞAİRLERİMİZ
SİTE ANKET
Köyümüzün Öncelikli en önemli sorunu sizce nedir?
Yollar
Cenaze Morgu
Çöp
Kanalizasyon
Şadırvan ve Ortak Tuvaletler
Künye . Reklam . İletişim . RSS   Copyright © 2018 Yeşilalan(Holaysa) Köyü Tanıtım Sitesi
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım : Mahmut ÖZDEMİR